İzlanda Adası’nda ne işimiz var?

Günlerden 20 Haziran sene 1627. Kuzeyli halk olacaklardan habersiz. Sahillerine yanaşan korsan gemisi görülmekte..

Gelişime burdan bakınca garip. Geri sara sara gidelim. Midilli adasında bir Türk ailesi yetişiyor. Adada yaşadıkları ve balıkçı olduklarından denizle içli dışlı olan aile “siz buraya müslüman halk olarak yerleşin” denilerek buraya gönderilmiş kendi halinde aileler. Yetişen nesillere bakarsak bu adanin onlari sıkıştırmasını sevmiyorlar. Taşıp çıkmak istiyorlar adadan. Hikayede de bahsedildigi gibi Ömer Seyfettin heyecanlı gençlerin duygularını yansıtıyor bize. Amcaları denizcilik yapıyor. İzinden gitmek isteyen Oruç ve Hızır kardeşler amcalarının ardından üçbeş açılmayı deniyorlar; bakıyorlarki açılan birtek onlar değil bir devlet dünyaya açılıyor. Tutmuyorlar kendilerini maceraya atılıyorlar. O gemi senin bu gemi benim kapılıyorlar dalgalara. Günün biri oluyor Hayrettin İslamın batidaki en uzak topraklarına göz koyuyor. Bir iktidardan uzak Avrupa’nın güçlü devletlerine yakın, bu kadim topraklara Cezayir’e geliyorlar. Diyorlarki biz denizciyiz. Bizi yaşatın biz de sizi yaşatalım. Berberilerin, Araplarin oldugu bu Numidya’ya yerleşiyorlar. Aynı Mısır’daki Türk devletleri gibi.

Tutulabilecek birşey degilki bu. Adamlar bir araya geldiklerinde ya devlet kuruyor, ya devlet yönetiyor. Ki öyle de oluyor. Karşılarına aldıkları ufak kabileler yada küçük devletçikler değil sadece. Avrupa’nın güçlü devletlerine bir nevi sataşıyorlar. Müslüman arazilerinden İspanyollari, Portekizlileri kovuyorlar. Doğal olarak halk seviyor bu adamları. Tabi herşey o kadar kolay değil. Güçlükler içinde kalıyorlar, büyük devletlerden baskı görüyorlar. Ya eldekiler kaybolacak başladıkları yere dönecekler, ya da kuvvetle üzerine gidecekler. Baba bildiği memleketlerine gidiyor ve Hayrettin Reis diyorki, “İslam’ın sancaktari sultanım bize levend verin İslam için, sizin için savaşalım.” Bu kadar uğraşıp, büyüttüğü denizci devletini gözünü kırpmadan vermeye hazır istenirse. Hırsı, teslimiyeti, gayesi hepsi bir arada bir düşünceye sahip. İsteği gerçekleştiriliyor, yardımlar yapılıyor. Bundan sonra bizim himayemizdesiniz deniliyor.

Burada bahsedebileceğimiz şöyle bir durum var. Merkezi bir devlet görünmüyor. Devlet kendine bağlayan her kuralı koyup vali atayan bir müessese değil. Durum iyiyse üzerine oynanmıyor, hatta destekleniyor gördüğümüz gibi. Yıllarca bu adamlardan devlete Kaptan-ı Derya’lar çıkıyor ki saymakla bitmez. Bu adamlar ki Endülüs’te zulüm gören müslümanları kaçırıp kurtarıyor. Bunlar İtalyan denizcilere, büyük donanmalara kendi gemileriyle karşı çıkıyor. İtalyan sahillerini Fransiz, İspanyol sahillerini vuruyorlar. Akdeniz kendi kendine Türk gölü olmuyor ya? Kendi içinde işleyen bir sistem devletin başını ağrıtmadan işliyor. Ayni emele baş koymuş kişiler farklı görevler alarak aynı amaca hizmet ediyor. Bu dönemde Avrupa’da herkes birbirinin arkasından kuyu kazmakta değil mi? Şuanda da farkli olan bir şey yok sadece daha başarılı olduklari için göstermeden yapiyorlar. Tabiki bu da yılların getirdiği bir nimet olsa gerek. Şuanda da tekrar aynı emele baş koymuş kişiler olmamız gereken bu zamanlarda bu ruhu yakalama problemimiz var. Bunda öne çıkma isteği de sebep, gayemizi koymamış olmamiz da bir sebep, belki samimiyetsizligimiz de..

Akdeniz’in her karışını deyim yerindeyse kulaç kulaç bilen bu adamlar büyük kayıplardan sonra galeyana gelip donanma hazirlayip gelen büyük Birleşik Haçlı Donanmasını yerle bir ediyorlar ama biz bu adamların sadece “1534 Preveze Savaşı’nı” öğrenip sınavı geçip atlayıp gidiyoruz. Devrimizin gerisinde kala kala bu teknolojide ve fikirde öncü olan kişileri de unutuyoruz. Asıl sorun kim olduğumuzu unutmamız zaten. Şuan güç görünce niye ezilelim. Yıllarca ezilmiş bu adamlara mı hemde? Onlarda hiç bi eziklik var mı?

Neyse bu konuyu çözmedi. İyisimi biraz daha geriye gidelim. Atını denize yürütüp donanmaya kızan Fatih’ten önce Antakya’ya gelip tarihinde ilk defa deniz gören Selçuklu’ya bakalım. Hani denize atını sürüp “Rabbim eğer karşıma bu denizi çıkarmasaydın adını bütün dünyaya yaymaya gidecektim” diyen Alparslan’a. E tabi bu niyetle yola çıkan adamın torunları denizi görür görmez donanmayı kurmuştu da adalara fetihlere kalkışmıştı ya Çaka Reis. Koca İmparatorlari hayrete düşürdü de kaybetmesi kendi tarafının çekememesinden olmuştu. İşte o adamlar bu yüzden başardı.

Sistem basitti. Korsan devlet herkese açıktı. Geliyordun hizmet ediyordun, savaşıyordun. Ama ganimetinle insanlara hizmet ediyordun. Yönettiğin adalara hayratlar yaptirip, fakirleri doyurup insanlara faydada bulunuyordun. Sefer mi var hemen yardıma koşuyordun. Heyecan arayan gençler de geliyordu. Herkese açık olan kapı bütün korsan olmak isteyenlere açıktı. Bir baskında İtalyan köyünden kaçırılan esir bir Venedikli iken Müslüman olup, hizmet edip; yükselip Kaptan-ı Derya oluyordun. Sonra bakmışsın ki Venedik’i vuruyorsun. Sistemin başarısı da burada zaten. Memleketleri tanıyan insanlar dolu. Diyoruz ya çok gezen bilir diye, doğduğun yeri biliyorsun haliyle. Seni hiç görmeyen adam bile reklama geliyor. Reklam dediysek bugünkü gibi değil, “böyle birşey varmış duydun mu” reklamı tarzında daha çok. Reklam ne işe mi yarıyor? İngiliz, Fransız, İskoç, Hollandalı bir de bakmışsın ki Osmanlı Paşa’sı olmuş. Jake dediğin adam artık Rıza Paşa olmuş, Olaf olmuş Yusuf, Otto olmus Mustafa. Keşke üstüne basılarak tarihimize yazılsaydı. O zaman gerçek Karayip Korsanları kim görmüş olurduk. Tabi reklamın iyisi kötüsü olmaz değil mi?

Gel gelelim sadede, alçak ülkelerde Flamanya’da yeni bir devlet doğarken dev üç devletten kopuyor da kendi yolunu çizmeye çalışıyor. Daha sömürge imparatorluğu olarak yükselmeden evvel Kuzey Denizi’nde gemisiyle elde ettigi ganimetten memnun olmayan bu zat Haarlemli “Jan Janeszoon van-Haarlem” gün geliyor bir dalgaya kapılıp Murat Reis oluyor. Nasıl bir dalgadır bu hiç sormayın. Muhtemelen Protestan olan bu korsan Müslüman oluyor. Artık yağma için mi Müslüman oldu samimi miydi bilinmez. Bizim kültürümüzde de o sorulmaz. Bu Cermen Reis şanslı ki Osmanlı’nın zirve dönemine rast gelmiş. Kıtalara yayılan gücüyle Osmanlı’nın sözünü geçiremediği yer yok. Tabi her zirveden sonra bir düşüş vardir, bir rehavet vardır. Tam o rehavet geçişinde durmakta. Tabi konumuz bu olmadığı için geçiyorum. Reisler akınlar yapiyorlar ki, bu akınlar sömürgeci Avrupalılarin gemi görmemiş Amerika yerlilerine yaptığı gibi akinlar değiller tabiki. Çünkü akınlar direk olarak ve zaten o sömürgecilere yapılıyor.

Sistemin diğer bir parlak tarafıysa başarı isteyene kapı açması. Yeterince tatmin olmayan önü kesilen kaliteli kişiler hak ettiği mevkilere getirmesi. Kuzey Afrika’da kurulan korsan devletlerin tarihi çok eskilere dayanır. Akınları da genelde benzer yönleredir. Bati Akdeniz ülkelerini hedef alırlar. Bu devletle beraber akın alanları genişliyor. Amerika yolunun açılmasıyla Batıya açılan kapıda korsanlar da yönünü okyanusa çevirmeye başlıyor. İşte bizim konumuz burada başlıyor.

1585’de Kanarya Adası’nın kuzey doğusunda bulunan Lanzarato Adası’nı Valisi de dahil birçok kişiyi esir alıp, kayıpsız geri dönmüş. 1617’de Portekiz’e ait Madaria Adası’nı da işgal etmiş. Bu adamlar Akdeniz korsanı gibi görünseler de kalkip Portekiz, İspanya, Fransa’nın batı sahillerini aşıp İngilizler’e ait olan Lundy adasını ele geçiriyorlar. Britanya’ya 8 mil mesafede olan bu adayı kendine üs yapan Hollandalı Murat Reis bidahaki seferinde eski memleketinin önünden geçip Danimarka kıyılarını ve Norveç’in fiyordlarını topa tutuyor. Yönünü batıya çevirip Faroe Adaları’nı hedef alan yoldan artık daha da kuzeye gitmez herhalde denilirken Vikingler’in yaptığı gibi İzlanda’ya yöneliyor. Eğer bu seferin emeli fetih olsaydı Vikingler’in istikametinden devam edip Grönland’a oradan Kanada’ya geçileceği görülebilirdi. Sistem gereği sefer fetih amaçlı değil; korkutmak, vergi almak, haraç kesmek, esir almak, güç göstermek amaçlı. Kendi halinde yaşayan İzlanda halkı ne Avrupa’nın bir parçası ne Amerika’nın. Hayatlarında muhtemelen akın, istila, belki doğru dürüst savaş görmemiş bu İskandinav kökenli halk neye uğradığını şaşırıyor. Gelen korsanlar güneydeki bir adayı ele geçirip yağma ediyorlar. 40 gün boyunca işgal ettikleri halktan esirleri toplayıp tekrar kilometrelerce yolu 27 günde dönüp Cezayir’e geliyorlar.

Bu kadar sarı saçlı parlak tenli insanları esmer dünyanın içinde siz düşünün. Şimdi birkaç millet beraber yaşayamayıp kavga edip birbirimize dalaşıyoruz. Bu insanlardan Osmanlı’ya gelip ve yaşayan ve soyu devam eden insanları düşünün. Sayısı az olsada belki içimizden birinin İzlanda kanı taşıyor olmasi işten bile değil. Cezayir’e getirilip önce fidyesi verilenler memleketine gönderiliyor. Güzelleri seçilip saraya armağan ediliyor. Kimbilir kafası çalışan veya güçlü tipler devşirilip yeniçeri bile olmuş olabilir. Şuana kadarki korsan muhabbetimiz yeterli bence. Birazcık da 1627 baskınında hayatlarının şokunu yaşayan İzlandalılara bakalım. Nasıl bir şoktur ve korkaklıktır bilemem ama bu ülkede 1970’lere kadar Türklerin öldürülmesi serbestti. Tabi kimse öldürülmemiş olsa da bu yasanın delicesine yaşatılması hayli ilginç bir durum. Sonuçta Avrupalı, medeni bir kavimler. Belli ki Pollyanna’nın ülkesi olabilecek kadar barış dolu insanlar. Masallarına, türkülerini, destanlarına, ağıtlarina konu olmuş bu travmatik olaydan bizim de haberimiz olsun istedim.

Sonuçta ücra bir köşede bize yıllardır düşman olan ve haberimiz bile olmayan bir halk yaşıyor. Ve bu bayrak oralara kadar taşınmış. Unutmadan bu akıncılarımız bir zaman gelmiş yönlerini batıya yani Amerika’ya çevirmiş Vikingler’in yolundan Grönland kıyısından geçerek Newfoundland adasına ulaşmış. İsimlendirme konusunda eskiden insanların pek yaratıcı olmadığı aşikar “Yeni Bulunan Arazi” şeklinde bir isimlendirme diye tercüme edilirse görülür. Bizim için de aynıdır bu durum Raab şehrinin kalesi yakıldığı için Yanıkkale diye isimlendiriyoruz. Camisi olan bir yere cami ekleyince Yeni Cami diyoruz. Neyse akıncı korsanlar Newfoundland arazisinden güneye inip Maryland’a kadar geliyorlar ve usulca geri dönüyorlar. Ben de yazıma usulca son veriyorum.

İlginizi Çekebilir

  • facebook
  • googleplus
  • twitter
  • linkedin
  • linkedin
  • linkedin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir